madca

Niyet Ettim ALLAH (cc) Rizasi Icin..

Peygamberimizin Örnek Ahlâkı

Çocuklarımızın ve gençlerimizin örnek alabilecekleri en mükemmel insan

, Peygamberimizdir.

 

Peygamberimizin ahlâkını rahatlıkla kendimize örnek alabiliriz.

 Taklit edebilir, ahlakımızı güzelleştirebiliriz.

 

Peygamberimizin ahlâkını ne kadar öğrenirsek hayatta o

 kadar başarılı olur ve mükemmele ulaşabiliriz.

 

Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın

 2224 sayılı 29.12.1986 tarihli Tebliğler Dergisi'nde yayınlanarak okullara tavsiye edilmiştir.

 

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı'nın 16 Mart 1988 tarih ve

K/212-3/494 (Mütalaa No: 24) sayılı yazılarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı'nca tavsiye edilmiştir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)

Yrd. Doç. Dr. Cüneyt EREN

Önsöz

Bu konunun seçiminde, son günlerde dozunu ciddi boyutlara varacak derecede artıran Kainatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem)’ni sıradan bir insanmış gibi görmeye ve göstermeye çalışan, hatta bazen saygı sınırlarını aşan tavır ve yaklaşımlar etkili olmuştur diyebilirim. O’na ismiyle hitap eden, zikri geçtiği yerde bir salavatı bile fuzuli addeden bu güruh maalesef bu yaklaşımı bilimsellik ve çağdaşlık için sergilemektedirler. Oysa saygı sevgi ile iç içe kavramlardır. Sevgi beraberinde saygıyı istilzam eder. Bu hakikati ikrar mahiyetinde Cenab-ı Hakk: ‘De ki: Allah'ı seviyorsanız, Bana (Yani Efendimiz (s.a.s)’e ) uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ (Ali İmran, 31) buyurur. Çok acı ve acıklıdır ki bu zihniyet genellikle O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nun getirmiş olduğu değerler manzumesinin temsilcileri konumundaki ve bu sayede nafakalarını karşıladıkları sözde uzmanları tarafından dillendirilmektedir. Ve yine ne hazindir ki bu çevreler O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu sıradan beşer görme ve gösterilmesini adeta vazife edinmektedirler. Oysa O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu en yakından tanıma ve takip etme bahtiyarlığına ermiş olan kimselerin Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şahsiyet ve makamı hakkında bizlere naklettikleri tablo çok farklıdır. Bu konuda o mübarek kutluların tespit ve algılamalarının günümüz hakarete varan olumsuz görüntüleriyle mukayesesi yönünden elbette çok değer arz edecektir.  Bu noktadan hareketle mevzuyu dinimizin en temel iki kaynağı Kitap ve Sünnet perspektifiyle ele almaya çalışacağız.

Sevgi nedir nasıl olmalıdır?

Sevmek sevilene karşı aşırı muhabbet göstermek, aklen, fikren onunla olmak, sevilen için yaşamaktır. Onunla beraber olma arzusu içinde kıvranmak, onunla beraber olmak, ona benzemek, onun hoşlandıklarını hoşlanıp, sevmediklerinden kaçınmak, onun hal, ahval, tavır ve diline benzemektir.

Rivayet edilir ki: birbirlerine kırılan iki arkadaştan biri uzun bir aradan sonra diğerinin kapısını çalar. ‘Kim o?’ diye seslenir içerdeki. ‘Benim’ der kapıyı çalan. ‘Burada ikimize birlikte yer yok’ diye cevap verir öbürü.

            Aradan uzunca bir zaman geçer. Yeni bir umutla tekrar çalar sevdiği arkadaşının kapısını. ‘Kim o?’ diye sorar yine içerdeki. ‘Sen’im!’ der bu sefer. Ve kapı sonuna kadar aralanır. Hz. Mevlana da: ‘Birisinin kalbinde taht kurmak, sevgisini kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz ki, benliğinizi bırakıp adeta ‘o’ olmalısınız’ diye anlatır hakiki muhabbeti. İşte sevmek ‘o’ olmaktır. Kalbi sadece ‘o’na hasretmektir.

Bu zaviyeden hareket edilecek olursa Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i gerçekten seviyor ve bu sevginin karşılığı olan saygıyı gösteriyor muyuz? Önce Kainatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem)’ niçin sevmemiz gerektiğinin değerlendirilmesini yapalım.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevgi ve saygı borcumuz vardır. Bu mevzuda zikredeceğimiz o kadar kriter vardır ki, alt alta sıralanacak olsa herhalde bir makale sınırını çoktan aşacaktır.

Varlık aleminde yaratılmış bir varlık olmak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevmemizi gerekli kılar

Her şeyden önce kainatta yaratılmış bir varlık olmak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e borçlu olmayı intaç eder. Zira kainat, O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nun yüzü hürmetine halk edilmiştir. O (sallallahu aleyhi ve sellem) olmasaydı kainat olmayacak, insanlık varlık alemine teşrif etmeyecek, mahz-ı şer olan yoklukta kalacaktı. Bediüüzaman bu mevzuda şöyle der: Bir zaman küçüklüğümde hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki, fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden "Âh!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim." dedi. (Bediüzzaman, Asây-ı Mûsa)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allahu Teâla şöyle buyuruyor: ‘Doğrusu bu Kur'an'da, kulluk eden kimselere bildiri vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.’ (Enbiya, 106-107) Zira onun dünyaya teşrif etmesi ile kainatta var olan canlı-cansız her mahluk nasibini almıştır. Öncelikle vahye muhatap olan ins ve cin O’nun ebediyetlere daveti ile dünya ve ahiret saddetine nail olmuşlardır.

Varlık aleminde insan olmak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevmemizi gerekli kılar.

Varlık aleminde insan olarak bulunmak yine O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nun karşısında minnetli olmamızı gerekli kılar. Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmiş olduğu değerler manzumesi ile bizlere insanlığımızı öğretmiştir. Tebessümün dahi ibadet olduğunu biz O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nun hedy ve siretinden öğrenmiş bulunuyoruz.

İman nimeti Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevmemizi gerekli kılar.

İman, iki cihan saadetinin olmazsa olmaz anahtarıdır.  Allahu Teâla Hucurat 7. ayette şöyle buyuruyor: ‘Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi.’ Bu ayetten anlaşıldığı üzere Rabbimiz bize imanı sevdirmiş, kalplerimizde de onu tezyin etmiştir. Bu durumda kalplerimizde sevdirilen iman ile bu imanın en güzel temsilcisi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bittabi sevilecektir. Diğer bir tabirle O (sallallahu aleyhi ve sellem)nu sevmek fıtratımıza derc edilen iman sevgisi gereğidir.

Bir hadislerinde Efendimiz Hz. Ali (r.a)’ye: Allâh'a yemin ederim ki Cenâb-ı Hakk'ın senin vâsıtanla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, (en kıymetli dünya nimeti sayılan) kırmızı develere sâhip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu'n-Nebî, 9).’ buyurur. O halde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bizlere iman nimetiyle tanışmamıza vesile olduğu için en azından minnet borcumuz gereği sevmeliyiz.

Rabbimizi tanıtan buyruklarını biz insanlığa taşıyan peygamberlerin üzerimizdeki hak ve minnetleri tartışmasız çok büyüktür. Nereden geldiğimizi, niçin geldiğimizi, nereye gidiyor olduğumuzu, Rabbimizin bizden ne talep ettiğini onlardan öğreniriz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’de kıyamete kadar bütün insanlığa alemlere rahmet olarak gönderilmiş hatemu’l-enbiyâdır. O (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlerin kitaplarında geleceğini haber verdikleri reisleri, evliyanın seyyidi, bir mescid olan yeryüzünün Medine minberinde hatip olarak bütün insanlığa seslenen, onları saadet-i dâreyne davet eden mübelliğ, mübeyyin ve mübeşşirdir.

 ‘İşte, O Zât'ın telkin ettiği iman nazarıyla kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti. Fakat o mürşid-i kâmilin gözüyle ve iman gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir.’ (Bediüzzaman, Mesnevi, 25.)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlığın rüşd-ü kemaline ermesi için vesiledir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmiş olduğu değerler manzumesi ile en eşref varlık olarak yaratılmış olan insanın bünyesinde var olan tılsımı idrak etmesi ve neticesinde evc-ü kemâlini bulmasına vesiledir.

Kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı ve esma-i İlahiyenin gizli definelerinin keşşafıdır.’ (Bediüzzaman, Mesnevi)

O öyle bir ışıktır ki onunla zulumât dağılmış, O’nun rehberliği ile medeniyetler meydana gelmiştir. ‘Öyle ise, ondan sonra gelen asırların o zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş! Bütün bu asırlar, o Asr-ı Saadet'in güneşinden Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (Radıyallahü anhüm ecmaîn) gibi binlerle nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.’ (Bediüzzaman, Mesnevi)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  ümmetine düşkün, onlara karşı çok vefalı, fedakâr ve merhametlidir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hastaları ziyaret eder, ihtiyaç sahiplerinin hal ve durumunu sorar, gerektiğinde onlara yardım ederdi. Kendisine derdini anlatmaya gelen olursa sözünü kesmez, edebilirse yardım ederdi. Cenab-ı Hakk bu bağlamda şöyle buyurmaktadır: ‘Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere çok şefkatli, çok merhametlidir. (Tevbe, 9/128)

İbn Abbas (r.a) kanalıyla gelen bir rivayette Efendimiz: ‘Ümmetimi meşakkate sokacağımdan endişe etmeseydim, yatsı namazlarını geç kılmalarını emrederdim’ buyurur. Hz. Ebu Hureyre (r.a) kanalıyla gelen bir diğer hadiste ise: ‘Ümmetime sıkıntı vereceğinden çekinmeseydim onlara her abdest alışlarında misvak kullanmalarını emrederdim’, buyurur. (İlgili örnekler için bkz. Çakan İsmail Lütfi, Sünnetin Bütünlüğü, (Hz. Peygamber ve Aile hayatı Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi) s. 124, İstanbul, 2006.)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) merhamet peygamberidir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) lanet peygamberi olmamıştır. Başta kendi kavminden olmak üzere  karşılaştığı her türlü ezâ ve cefa karşısında hep sabır göstermiş, beddua etmemiştir.

Örneğin Tufeyl bin Amr, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelir, kabilesinin İslama girmeyi reddettiğini ileterek onlar için beddua talebinde bulunur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise ellerini kaldırır ve: ‘Allah’ım, onlara hidayet ver, onları imana getir.’ buyurur. Aynı durum Sakif kabilesi için de mevzu bahistir. Yapılan savaşta Sakif okçuları Müslümanlara çok zarar vermiştir. Sahabeden bir kısmı, ‘Ya Resulullah Sakif kabilesinin okları bizi yaktı, onlara beddua et!’ deyince, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Allah’ım, Sakife hidayet ver!’ buyurur.

Bir sefer dönülmektedir. Rahmet peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem bir ağacın altında istirahat etmektedir. Birden bu fırsatı bekleyen bir müşrik elinde kılıçla Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına sokulur. Ve: ‘Söyle bakalım seni elimden kim kurtarır? der. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): Sadece: "Allah!" der. Birden kılıç elinden düşer. Bu sefer Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): kılıcı eline alır ve: ‘Şimdi benim elimden seni kim kurtaracak?’ diye sorar. Müşrik ise ‘Hiç kimse.’ der. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):  "Haydi, gidebilirsin, seni affettim" deyince bu zat Müslüman olur.

Allahu Teâla O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu sevmemizi talep etmiştir.

Cenab-ı Hak bizatihi bu mevzuda ‘Müminlerin, Peygamber'i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir.’ (Ahzâb, 33/6) buyurmaktadır. Emir de mutlak itaati gerektirir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  de konuyla ilgili olarak şöyle buyurur: Sizden biriniz, beni atasından babasından, evlatlarından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam anlamıyla iman etmiş olmazsınız.’ (Buharî, iman, 8; Müslim, iman, 70)

Allahu Teâla Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne salât etmemizi emretmektedir.

Cenab-ı Hak bizzat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Tebrik etme, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelen ‘salavat’ı getirmemizi emretmektedir. ‘Allah ve melekleri, peygambere salavât getirirler. Ey Mü’minler! Siz de ona salât (dua) edin ve samimiyetle selâm verin.’ (Enbiya, 107)  Bir çok fukaha bu emr-i İlahinin aynı şehadet gibi farziyet anlamı taşıdığını söylerler.  Buradan O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu sevmenin farziyetini istilzam etmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi konuyla alakalı olarak şunları söylemektedir: “Bizler bu şekilde salât u selâm okumakla, Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ahd ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. "Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala'ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk" demiş oluruz. O’na müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem'e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.” (Bkz. Sargın Süleyman, Efendiler Efendisine Bir Demet Salavât: Delâilü'l-Hayrât, Yeni Ümit, Nisan - Mayıs - Haziran 2006, Sayı :72 Yıl :18)

Allahu Teâla O (sallallahu aleyhi ve sellem)’na ittiba etmeyi kendisine sevgi ile kıyaslamıştır.

Sevgi yukarıda da belirttiğimiz gibi insan ruhunun değer verdiği bir tarafa meyl etmesi, onu gaye-i hayal edinmesidir. Dolayısıyla sevmek sevilenin arzusunu yerine getirmeyi ister. Sevilen/sevilecek olan Rabbimiz ise bu gerçek daha da önem arz edecektir. Yani O (c.c)’nu sevmemiz yine O (c.c)’nun emirlerini yerine getirmemizle gerçekleşecektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şu ki Rabbimiz Ali İmran, 31. ayette: ‘De ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok bağışlayıcı ve merhametlidir.’  buyurmaktadır. Yani kendisini sevmemizin şartını Efendimize ittiba ile mukarin kılmaktadır. Zira netice olarak Efendimize ittiba yine Rabbimize ittiba demektir.

‘O halde Allah’ı sevenler bu emr-i ilahiyi tebliğ eyleyen Rasulullaha muhalefet etmemek ve onun talimatı tebligatına tâbi olmak ve onu numüne-i imtisal addeylemek lazım gelir. Bu itaat doğrudan doğruya Allah'a itaattır. Çünkü Hz. Muhammed'in şahsı ve bedeni varlığı bakımından değil, O'nun peygamberlik görevi bakımındandır ve Allah adına vekalet yoluyla olan bir itaattir. Yani, bana uyunuz, demek, "Allah'a ve Resule uyunuz!" demektir. (Bkz. Yazır Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili yeni Mealli Türkçe Tefsiri, İstanbul, 1936, II/1076-1077, )

Kur’ân O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu övmüş ve sevgisini bizzat kendi hitabıyla takyid etmiştir.

‘Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah (Allah'ın Elçisi) en güzel örnektir.’ (Ahzâb, 21) O ‘alemlere rahmet’ (Enbiyâ, 107), ‘büyük ahlak sahibi’ (Kalem, 3)’dir.

Efendimizin isminin ‘övülen’, ‘çokça övülen’ anlamına gelen Muhammed olması dikkat çekicidir. Yeryüzünde övülmüş olmasından dolayı ‘Muhammed’ ismiyle, göklerde yeryüzünden daha fazla övülmesinden dolayı da ‘Ahmed’ ismiyle adlandırılmıştır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat kendisinin sevilmesini talep etmiştir

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevmek onun getirmiş olduğu Kur’ân’ı sevmek, değerler manzumesini sevmek demektir. Bu noktadan hareket edilecek olursa Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi beşerî zâtını değil temsil ettiği risalet vazifesiyle bütünleşmiş olan mübarek şahsiyetinin sevilmesi gerektiğini vurgulamak istemiştir.

Hz. Ömer (r.a): ‘Yâ Rasûlallah! Sen'i canım dışındaki her şeyden çok seviyorum!..’ der.  Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  Hz. Ömer (r.a)’ın elini tutar ve: ‘Beni canından çok sevmedikçe olmaz, Yâ Ömer!’ buyurur. O da hemen: ‘Canımdan da çok seviyorum Yâ Rasûlallah!’ der. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Şimdi oldu.’ buyurur.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye hicret etmiş Nuhacirlere kucak açan Ensarı sevmenin iman alameti olduğunu ifade eder. ‘Ensâr'ı sevmek, iman alâmetidir. Münafıklığın alâmeti ise, Ensâr'a kin ve düşmanlık duymaktır.’ (Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr, 4) Buradan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevmenin evveliyatla imanın gereği olduğunu istinbat edebiliriz.

Sahabe-i Kiram Hazretleri (r.a.m)’nin Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e olan tutumları bizlere örnektir

Yukarıda da belirttiğimiz üzre Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)i en yakından tanımış olan, her hareketini takip ve tespit eden sahabe-i kiram hazretlerinin bu mevzudaki yaklaşımları bizim için en önemli hüccet olmalıdır.

Sahabe-i Kiram Hazretleri (r.a.m) bizlere de bu mevzuda rehber olmuşlardır.

O konuşunca rüzgar bile susuyor. Bedir’de ‘Ey Ashab Hazır mısınız?’ diyen Efendimiz(sallallahu aleyhi ve sellem)e Sa’d b. Muaz ayakta söyle cevap veriyor: ‘Ya Rasulallah seni hak dinle gönderen Allah’a hamd olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan bizde seninle birlikte dalarız, Allah’ın bereketiyle yürüt bizi.’

Ömer b. Hattâb (r.a.)’tan rivâyete göre, şöyle demiştir: “Ebû Bekir, efendimiz ve bizim en hayırlımızdır. Rasûlullah (s.a.v.)’e de en sevgili olanımızdır.” (Buhârî, Menakıb: 17)

Sahabe-i Kirâm Hazretleri Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i o kadar sevip sayıyordu ki O(sallallahu aleyhi ve sellem)’nu her davranışlarında örnek almaya çalışıyorlardı. Bu mevzuda verilecek olan örnekler o kadar çoktur ki. Örneğin O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nun hayatın her safhası ile ilgili tavsiye ve değerlendirmelerini akıl sır erdiremeyen bir müşrik:  ‘Görüyorum ki dostunuz (Muhammed) size her şeyi, ama her şeyi hatta helâya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor’ der. Selman-ı Farisi (r.a) bütün vakar ve ciddiyetiyle cevaben: ‘Evet, bize her şeyi o öğretiyor’ der ve tuvalet adâbıyla Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den işittiği tavsiyelerini teker teker sıralar. ‘Peygamber böyle şeylerle meşgul mü olurmuş demeye getirenlere gerçeği bütün safiyet ve açıklığı ile haykırıyordu: ‘Evet, bize her şeyi o öğretiyor’. (İlgili örnekler için bkz. Çakan İsmail Lütfi, Sünnetin Bütünlüğü, (Hz. Peygamber ve Aile hayatı Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi) s. 127, İstanbul, 2006.)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in azılı düşmanı Beni Mustalık kabilesinin reisi Haris’in  kızı Hz. Cüveyriye ile onun öncülüğünde kabileleri İslam’a ısındırmayı hedefleyerek evlenmesinin ardından  Ensar ve Muhacirler Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e olan saygı ve sevgileri neticesinde O(sallallahu aleyhi ve sellem)’nunla akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanları esir edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir.

‘Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a) anlatıyor: ‘Rasulullah kendisine bir yiyecek sunulduğu zaman yiyeceği kadar yer, artanı bana gönderirdi. Bir gün içinde sarımsak bulunan bir kap yemeği hiç el sürmeden bana iade etti. Bunun üzerine kendilerine gittim ve ‘sarımsak yemek haram mı’ dedim. O (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Hayır, haram değildir, ancak ben kokusundan dolayı hoşlanmıyorum’ buyurdu. Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a) de: ‘O halde, sizin hoşlanmadığınızdan ben de hoşlanmıyorum’ dedi.’ İlgili örnekler için bkz. Çakan İsmail Lütfi, a.g.e, s. 121.)

‘Sünnet, sahâbe-i kirâm için mukaddes bir emanetti ve ona riayet ölçüsünde Allah’a ve Rasûlullah’a kurbiyet kazanacaklardı. -Allah korusun- riayet etmezlerse, belki de hain muamelesi göreceklerdi. İşte, Hz. Ali (ra), Meysere İbn Yakub’un rivayetine göre, Kûfe’deyken bir defasında ayakta su içti. Meysere: “Ayakta su mu içiyorsun?” diye sorunca da şu cevabı verdi: “Ayakta içmişsem Rasûlullah’ı(sav) ayakta içerken gördüğümdendir; otururken içersem, Rasûlullah’ın oturarak içtiğini gördüğümdendir.” Sınırları korumak gerekiyordu; evet o nasıl yapmışsa öyle yapmak ve aynı şekilde gelecek nesillere intikal ettirmek iktiza ediyordu. Gerçi, Efendimiz’in oturarak içme husûsunda tavsiyeleri ve buna terettüb eden birtakım faydalar varsa da, bu bir vecibe değildi ve “ayakta hiç su içilmez” diye, âdâb-ı nebevî’yi farz yerine koyup herkesi bir noktaya zorlamanın mânâsı da yoktu.’ (Gülen Fethullah, Sonsuz Nur)

Ayrıca Sahabe-i Kirâm’ın Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e hitaben ‘Canımız sana feda olsun Ya Rasûlallah’  ‘Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah’ Dahîlek ya Rasulallah’ gibi ifadeler bu mevzudaki hassasiyetlerine en güzel örnektir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  Ademoğularının en hayırlısıdır.

Abbâs b. Abdulmuttalib (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kureyş oturup kendi aralarında neseblerini görüşüp konuştular ve seni de kendiliğinden yetişen süprüntü gibi bir hurma ağacına benzettiler” dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah, mahlukatı yarattı beni de onların en hayırlılarından ve iki fırkanın (Arap ve Acem) de en hayırlısından kıldı. Sonra kabileleri yarattı. Beni de kabilelerin en hayırlısından kıldı. Sonra hayırlı aileleri yarattı beni de hayırlı aile Benî Hâşim’den kıldı. Ben şahıs olarak onların en hayırlısı aile olarak ta en hayırlısıyım.” (Tirmizi, Menâkıb; Müsned: 1692)

Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İnsanların mahşer yerine çıkarılacakları gün kabrinden ilk çıkarılacak olan benim. İnsanların Allah’a vardıkları zaman hatibleri benim. Onların her şeyden ümidlerini kestikleri zaman müjdeleyici benim. Hamd sancağı o gün benim elimdedir. Rabbimin yanında ademoğullarının en değerlisi benim fakat övünmem.” (Tirmizi, Menâkıb; Müsned: 12013)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geçmiş ve geleceklerin en hayırlısıdır.

İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabından bazı kişiler, kendisini beklemek üzere oturmuşlardı. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) çıktı onlara yaklaşınca onların konuştuklarını duydu. Bazıları şöyle diyordu: “Şaşılacak şey doğrusu Allah yaratıklarından birini dost edinmiş, İbrahim dost edinmiş diğer bir kısmı ise Musa’nın Allah’la konuşması daha hayret verici bir şeydir. Allah onunla apaçık konuşmuştur. Diğer bir kısmı ise İsa Allah’ın kelimesi ve ruhudur. Diğer bir kısmı da Adem, babasız şekilde yaratılmış, seçkin insandır, dediler.” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların yanına geldi selam verip şöyle buyurdu: “Konuşmalarınızı ve hayret ettiğiniz şeyleri dinledim. İbrahim, Allah’ın dostu olup o bir gerçektir. Musa’da Allah’ın konuştuğu seçkin bir kimsedir, bu da doğrudur. İsa’da Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Buda bir gerçektir. Adem: Allah seçmiştir. Bu da bir gerçektir. Dikkat ediniz Allah’ın sevgilisi övünmeksizin benim övünme yok. Kıyamet günü hamd sancağını taşıyacak olan benim övünmek yok… Kıyamet gününde ilk şefaat edecek olan benim şefaati kabul edilecek olanda benim. Fakat övünme yok… Cennetin kapılarının halkalarını ilk hareket ettirecek olan benim. Allah bana Cennet kapısını açacak beraberinde olan mü’minleri ve fakirleri Cennete sokacaktır, fakat övünme yok… Ben geçmişlerin ve geçeceklerin en değerlisiyim, fakat övünme yok…” (Dârimî, Mukaddime: 27)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  peygamberlerin en hayırlısıdır.

Übey b. Ka’b (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Peygamberler içinde benim örneğim bir ev inşa edip onu en iyi şekilde yapıp bir tuğla yeri eksik bırakan kimsenin durumu gibidir. İnsanlar bu binanın çevresinde dolaşırlar ve ona hayran olurlar ve o tuğlanın yeri de yapılmış olsaydı derler. İşte Peygamberler içinde benim yerim o tuğlanın yeri gibidir.’ (Tirmizi, Menâkıb; Müsned: 20392)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) içtimâi hayatın en büyük mürebbisidir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Cahiliye dönemi adet ve alışkanlıkları ile insanlık onurunu ayaklar altına almış bir yaşam içindeki bir toplumundan yeryüzünün gelmiş geçmiş en hayırlı insanları olmasına vesile olmuş üstâd-ı ekberdir.

‘Arkadaş! O zâtı harekete getirip o inkılabları kendisine yaptıran ancak bir kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhassa Ceziret-ül Arab'da yaptığı inkılab ve icraata bak!..

            O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inadçı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşi kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı mürşidin (sallallahu aleyhi ve sellem) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular.’ (Bediüzzaman, Mesnevi s. 25-26.)

‘Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rast gelir. Hâlbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.

            Evet Hazret-i Ömer İbn-ül Hattab (r.a)’ın İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu mes'eleye güzel bir misaldir. Bunun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar vardır. O zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşileri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!’ (Bediüzzaman, Mesnevi s. 26.)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  cennet’teki en yüksek dereceye sahiptir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan vesileyi isteyiniz.” Ashab: “Ey Allah’ın Rasûlü! Vesile nedir?” dediler. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennet’teki en yüksek derecedir ve ona sadece bir kişi sahib olacaktır. O kişinin ben olacağımı ümid ederim.” (Tirmizi, Menâkıb; Müsned: 7281)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sahip olduğu ahlaki değerleri ile sevilmeye en layık olandır.

Bir insan, bütün güzellikleri, bütün kâmil vasıfları bir arada cem etmesi mümkün değildir. Ancak o insan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olursa durum değişir. O (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah (c.c)'ın ifadesiyle ahsenu'l-hâlikîndir. O (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün güzel vasıfları üzerinde cem etmiş, Allah (c.c)'ın isimlerinin üzerinde tecelli ettiği bir şahsiyettir. O (sallallahu aleyhi ve sellem), hem imam, hem muallim, hem hatip, hem komutan, hem hâkim, hem ailesi içinde ideal eş, kızı Fâtıma'ya ideal baba, hem muttakî, hem emîn, hem âdil, hem sabır kahramanı, hem hem hem, satırların almayacağı, sözcüklerin kifayet vermeyeceği hemhemler.

‘Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna icma vardır. Ve keza o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takva ve ubudiyeti şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniye ile musaddaktır. Ve keza siyer-i Nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsuku ve kemal-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir.’ (Bediüzzaman, Mesnevi s. 23.)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’deki yaşamı boyunca yüce ahlak ve faziletlerinden dolayı ‘emîn’ olarak bilinir.

O (sallallahu aleyhi ve sellem)'nun hakkında Hz. Âişe (r.a): 'Ahlakı Kur'ân'dı' der. Evet Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yaşayan Kur'ândı. Kur'ân'ın, canlı tatbîki idi. Kur'ân'da nâzil olan emir ve yasakların tafsilatı O (sallallahu aleyhi ve sellem)'nun hayatındaki uygulaması idi.

Allahu Teâla bu hakikatı ifade sadedinde: ‘Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsindir.’ (Kalem, 68/4) buyurur. Kendileri de (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususta: ‘Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etti, edeplendirdi’ buyurur. Onun edebi, ahlakî vasıfları Kur’ân-ı Kerîm’den sonra getirmiş olduğu en büyük mucize olarak kabul edilir. Zira böylesi bir terbiye ve ahlaki değerler ancak Yüce Rabbimizin terbiyesinden geçmiş olmayı istilzam eder.

Aşağıda örnek kabilinden serdedeceğimiz taşımış olduğu vasıflarının her birisi O’na sevgi ve saygıya gerektirecek birer alt başlık mahiyetindedir:

O (sallallahu aleyhi ve sellem)'nun hal ve davranışlarında aşırılık yoktu. Lüzumsuz söz söylemez, az ancak öz konuşurdu. Konuşurken tane tane konuşur, bazen sözcüklerini tekrar ederdi. Konuşurken yüksek sesle konuşmaz, kimseyi incitmez, kimseye fena söz söylemezdi. Kötü söz söylemezdi. Kınayıcı, hata arayıcı değildi. Konuşmaya başladığı zaman etrafındakiler O’ndan etkilenir,  başlarında sanki kuş varmış gibi hareketsiz dinlerlerdi. Onların güldükleri şeye O (sallallahu aleyhi ve sellem) da gülerdi. Her sözü hikmet doluydu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeye işaret ettiğinde elinin tamamıyla işaret eder, bir şeyi beğendiğinde de elini hareket ettirir, Hareketleri hep ağır başlı idi. Yumuşak ve alçak gönüllü idi. Birisiyle konuşurken ona bütün vücuduyla yönelirdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yüzünde tebessüm eksik olmazdı. O(sallallahu aleyhi ve sellem)’na bakan rahat ederdi. Herkesin gönlünü alır, herkesi hoşnut ederdi. Ashabı ile arasında duvar örmemişti. Herkese değer verirdi. Herkese alçak gönüllü davranırdı. Kimse O(sallallahu aleyhi ve sellem)’nunla birlikte olmaktan rahatsız olmamıştı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) öfkeden sakınırdı. Kızması da din ve diyanet içindi. Bu durumda kızgınlığını gidermek için ayakta ise oturur, abdest alır, namaza başlar, Allah'ı tesbih ederdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hiç aceleci davranmazdı. Ashabı ile istişare etmek en önemli sünnetiydi. Karşılaştığı kimseye ilk selam veren O (sallallahu aleyhi ve sellem) olurdu. Çocuklara da selam verirdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) akraba, eş-dost canlısıydı. Vefâ vasfı en bariz vasıflarındandı. Üzerinde tefekkür hâkimdi. Ağır başlı, ciddi, aynı zamanda çok kolaydı. Bir yere izinsiz girmezdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın bir diğer önemli vasfı nefsini müdafaa etmemesiydi. Münakaşaya girmez, çok konuşmaz ve kendisini ilgilendirmeyen bir meseleye kesinlikle karışmazdı.

Bu gibi vasıflardan sadece biri bile sahibinin halk nezdinde sevilmesini ve sayılmasını istilzam ederken, O (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ve benzeri daha birçok üstün vasıflarla donanmış örnek insandır.

Sonuç

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevmeliyiz.

Öncelikle O (sallallahu aleyhi ve sellem)’u insan olması hasebiyle yani Rabbimizin bir sanatı olması ve bu sanat içinde de en güzeli olması sebebiyle sevmeliyiz.

Cenab-ı Hakk’ın O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu sevmemizi talep ettiği için sevmeliyiz.

Önce varlık âleminde yaratılmış bir varlık, ardından bir insan olmamızın gereği sevmeliyiz.

İman nimeti ile serfirâz olmamızın gereği minnet borcu altında sevmeliyiz.

Bizleri insanlığın rüşd-ü kemaline erdirmede vesile olduğu için sevmeliyiz.

Ümmetine karşı düşkün, vefalı, fedakâr ve merhametli olduğu için sevmeliyiz.

Kur’ân’ın O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu övmüş ve sevgisini bizzat kendi hitabıyla takyid ettiği için sevmeliyiz.

O (sallallahu aleyhi ve sellem)’nu sevmenin Cenab-ı Hakk’ı sevmekle bir olduğu için sevmeliyiz.                                                       

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bizzat kendisinin sevilmesini talep ettiği için sevmeliyiz.

Sahabe-i Kiram Hazretleri (r.a.m)’nin Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i çok sevdiği  ve bu sevgileri ile bizlere örnek oldukları için sevmeliyiz.

 Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Âdemoğlunun en hayırlısı, geçmiş ve geleceklerin en hayırlısı ve peygamberlerin en hayırlısı olduğu sevmeliyiz.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in içtimaî hayatın en büyük mürebbisi olduğu için sevmeliyiz.

O (sallallahu aleyhi ve sellem)’na duyulan sevginin karşılıksız kalmayacağını, vefa timsali Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu sevgiye sevgiyle mukabele edeceği, bu sevginin şefaatine vesile olacağı için sevmeliyiz.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sahip olduğu ahlaki değerleri ile sevilmeye en layık oluğu için sevmeliyiz.

 

Yrd. Doç. Dr., 9 Eylül Ünv. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi

Peygamber Efendimiz'in Bir Günü

Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar.

Prof. Dr. Abdulhakim YÜCE

 

Normal bir ömür yaşamış herhangi bir insanın hayatından yirmi dört saatlik kısa bir dilimi, yani ‘bir gün’ü anlatmak, o kişiyi tanıtma adına ciddi yetersizlikler taşır. Zira yaşanan günlerin hemen hiç biri diğeriyle aynı değildir. Hele o kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi,

— gökler ötesi âlemle sürekli irtibat halinde,

— manen sürekli yükselen,

— her biri ayrı bir heyecan verici ve hayatı yeniden inşa edici vahiyler alan,

— bütün insanlığın dertlerine derman olmakla görevlendirilmiş,

— her yönü hikmet dolu bir aile reisliği yapan,

— can dostlarının yanı sıra azılı düşmanları da olan,

— yüzü daha çok ahirete dönük,

— engin bir ibadet hayatı yaşayan,

— geçmiş ve gelecek insanlar arasında bütün güzelliklerde zirveyi tutan,

müstesna bir zat ise ve konu kısa sayılabilecek bir makale çerçevesinde ele alınacaksa, iş daha da zorlaşacaktır. Ancak Efendimiz’in hayatı hemen her günü ile tesbit edildiğinden ötürü bu zorluk kısmen hafiflemektedir. Okuyucu O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer günlerini de bildiğinden ötürü kolay bir şekilde irtibat kurabilir ve bir bütünlük elde edebilir. Günü belli dilimlere ayırarak, aynı günde olmazsa bile, o zaman diliminde genellikle işlenen fiilleri, sahih kaynaklar ışığında ele alarak konuyu işlemeye gayret ettik.

Asr-ı Saadet ve sonraki dönemlerde günler daha çok cami etrafında ve namaz merkezli geçtiğinden, günü namaz vakitlerinin sayısınca beşe böldük. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve o çizgide gidenlerin hayatında gecenin ayrı bir önemi olduğundan onu da ayrı bir dilim olarak ekledik.

Sabah

Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar. Zira bu saatler baharın başlangıcına, insanın rahm-ı madere düştüğü döneme, yer ve göklerin altı günlük yaratılış serencamesinin birinci gününe benzer, onları hatırlatır ve onlardaki şuunât-ı İlahiyeyi ihtar eder. İnsan da, diğer varlıkların cibillî bir şekilde kurmuş olduğu zikir halkasına, şuurlu bir şekilde iştirak eder ve başta namaz olmak üzere değişik zikir ve aktivitelerle güne başlar.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de güne sabah namazı ile başlardı. Bilindiği gibi Medine’de çok sade ve mütevazı olan hane-i saadetleri mescidin avlusunun bir tarafını oluşturuyordu.1 Âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum’un okuduğu ezanla sabah namazının vakti girer,2 Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı. Mescide gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar dışında, Medine’de bulunan bütün Müslümanlar her farz namazı Efendimiz’in arkasında kılmaya gayret ederlerdi.

Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce tesbihatını ve o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında gündelik konulardan, tarihi hatıralara, rüya tabirlerinden, imana hizmet konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok mesele konuşuluyordu. Yani ibadet halkasından hemen sonra tam bir ilim ve irfan halkası kuruluyordu.3

Bu ilim ve irfan halkasının her gün kurulduğu şu olaydan anlaşılmaktadır: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onları te’dip etme ve sonrakilere de bu konuda yapılması gerekeni ders verme adına, yaklaşık bir ay hanımlarıyla konuşmama kararı aldığı günün sabah namazını kılar kılmaz, mutad olan sohbeti yapmadan hemen Meşrübe adı verilen cumbaya çekilmişti. Başta Hz. Ömer (r.a.) olmak üzere bütün sahabe önemli bir şey olduğunu anlamışlardı. Gerçekten de bazı ayetlerin nazil olmasına sebebiyet veren Îlâ Hadisesi vuku bulmuştu. Öyle anlaşılıyor ki bundan önce sabah sohbetleri hiç terk edilmemişti. On yılı aşkın bir süre, her günün en verimli vaktinde ve en az bir saat süren “Peygamber Sohbeti” kişiye neler kazandırır, her halde onu ancak yaşayanlar bilir.

Bazı rivayetler Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kuşluk vaktine kadar mescitte oturmaya devam ettiği ve Kuşluk Namazını kıldıktan sonra ayrıldığına işaret etmektedir. Nitekim bunu tavsiye eden bir hadisi şerifte şu ifadeler bulunmaktadır: “Kim sabah namazını kıldıktan sonra yerinde bekler ve iki rekât kuşluk namazı kılıncaya kadar sadece hayırlı şeyler konuşursa, denizin köpüğü kadar hataları olsa bile af olur.”4

Bu sohbetler sırasında bazen ashabın gördüğü rüyaların da tabir edildiğine işaret etmiştik. Efendimiz namazdan sonra “Müjdeleyici (rüya) gören var mı?” diye sorar ashap da gördükleri rüyaları anlatırlardı. Bu konuyu ve gördüğü rüyayı Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle anlatıyor: "Hz. Peygamber'in sağlığında ashaptan birisi bir rüya görünce, onu Hz. Peygamber'e anlatırdı. Ben de bir rüya görmeyi ve Allah Resulüne anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada gencecik bir delikanlıydım ve mescitte uyurdum. Bir gün, şöyle bir rüya gördüm: İki melek beni yakalayarak Cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada, kendilerini yakından tanıdığım kimseler de vardı. O anda "Cehennem'den Allah'a sığınırım!" demeye başladım. Bu sırada yanımıza başka bir melek gelerek bana, "Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur." dedi.

Bu rüyayı gören, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tı. O, her yönüyle babasıyla atbaşı giden bir insandı. Düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o günün insanları, başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer bizzat mani olup "Bir evden bir kurban yeter!" demeseydi, belki de ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı.

Abdullah (r.a.) şöyle devam ediyor: "Bu rüyamı Hz. Peygamber'in hanımı olan ablam Hafsa'ya anlattım. O da Efendimiz’e anlatınca şöyle buyurmuş: "Abdullah ne iyi insandır; keşke gecenin bir kısmında kalkıp da ibadet etmeyi âdet edinseydi!" Zira cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tabloyla gösterilen azaba maruz kalmamanın tek yolu ise, gecenin ibadetle aydınlatılmasıdır. Abdullah'ın kölesi Salim, "bu olaydan sonra Abdullah, az bir kısmı hariç, geceleri uyumazdı," der.5

Kuşluk namazı kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa “öyle ise oruçluyum”6 der o günü oruçlu geçirirdi. “Bir şey var” denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa ekmeği vb. şeylerdi. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler arasında ayırım yapmazlardı. O’nun yemeğinden söz eden hanımları ve arkadaşları şu sözleri kullanırlar:

— Medine’ye hicretinden vefatına kadar Allah Resulünün ailesi üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadı.

— Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu.

— Hane-i saadette en çok yenilen-içilen iki şey vardı:Hurma ve su.

— “Ben Allah’ın kölesiyim ve köle gibi yemek yerim” der dizleri üstüne oturarak yerdi.7

— Acıkmadan yemez ve doymadan kalkardı.

Bu ve benzeri ifadelerden şunu anlıyoruz: Efendimiz’in hayatında yemek işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik hayat yemek öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman harcanmıyor, yemek olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar kurulmuyor, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha güzel bir yemek için kilometrelerce yol kat’ edilmiyordu. Durum böyle olunca da, günümüzün tam aksine, diğer önemli şeylere daha çok vakit ve para ayrılıyordu.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) öğleden önce bir süre dinlenirdi. Bilindiği gibi insanın biyolojik yapısı uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır. Durup dinlenmeden faaliyet gösteren beden, bir süre sonra enerjisini yitirip yıpranmakta ve değişik hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Onun için kişinin geceleri uyuyup dinlenmesi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Ancak, gece ibadet ve benzeri faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince dinlenememek, iş yoğunluğu ve stresten ötürü dikkatin dağılması ve bedenin yorulması ve sıcak iklim şartlarından ötürü, bir de gündüz uyuyup dinlenme söz konusudur. İslamî, literatürde buna kaylûle denilmektedir. Türkçemizde buna öğle uykusu veya öğle öncesi uyku demek mümkündür.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu saatlerde bir süre dinlenmeyi tavsiye etmesinin yanı sıra, bir nevi âdet haline getirmiş olmasından ötürü, kaylûle sünnet olarak kabul edilmiştir. İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadiste Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), "gündüz orucuna sahur yemeğiyle, gece ibadetine ise öğle uykusuyla (kaylûle) yardımcı olun!"8 derken, Enes b. Malik'in rivayet ettiği hadiste ise annesi Ümmü Süleym'in, hemen her gün, evinde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) için bir sergi serdiği ve Efendimiz'in orada kaylûle yaptığı aktarılmaktadır.9

Günlük hayatlarında öğle uykusuna mutlaka yer veren sahabe-i kiram ise, cuma günleri, cuma namazı kılındıktan sonra, diğer günlerde ise, öğleden önce, dinlendiklerini özellikle vurgulamaktadırlar.10 Diğer bir hadiste ise kaylûlenin, fıtrata uygun bir ahlak (alışkanlık) olduğu ifade edilmiştir.11

 

Öğle

Öğle zamanı, bir yılla kıyaslandığında yaz mevsiminin ortasına, insan ömrüyle kıyaslandığında gençliğin kemaline, dünyanın ömrü ile kıyaslandığında dünyada insanın yaradılış devrine benzer ve onlardaki rahmet tecellilerinin nimetlerini hatırlatır.

Öğle, gündüzün kemale erip zevale meylettiği, günlük işlerin belli bir seviyeye getirildiği, iş yoğunluğundan uzaklaşarak kısa bir dinlenmeğe ihtiyaç duyulduğu, fâni dünyanın geçici ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve yorgunluktan ruhun teneffüse ihtiyaç hissettiği bir andır. İnsan ruhu, bu sıkıcı atmosferden kurtulmak, Yüce Rabbinin huzuruna çıkıp el bağlayarak nimetlerine şükür ve hamd edip yardım dilemek, celal ve azametine karşı rükû ve secde ile aczini ortaya koymak üzere öğle namazını kılmaya büyük bir heves ve ihtiyaç duyar. Hele bu namaz Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in arkasında kılınacaksa…

Evet, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), büyük bir iştiyakla camiye koşan ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Eğer o gün haftanın Cuma günü ise bambaşka bir coşku ile yani bayram havasında namaza hazırlanılırdı. Tırnaklar kesilir, banyo yapılır, yeni elbiseler giyilir, kokular sürülür, her günden daha erken camiye gidilir, Efendimiz’in hutbesine kulak verilir ve ardından da namaz kılınırdı. Özellikle bu namaza çocuk ve kadınlar diğer vakitlere nazaran daha çok iştirak ederlerdi.

Kaynaklarımızda düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz edilmemektedir. Fıtır sadakası veya bazı keffaretlerin miktarı belirlenirken günde iki öğün üzerinden hesaplanması gösteriyor ki, sabah ve akşam yemeklerine ek olarak üçüncü bir öğün bulanmamaktadır. Böylece, sabah kahvaltısını sahurda yiyen kişinin günlerini ne kadar kolay bir şekilde oruçlu geçirebileceği de daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında günümüzde de iki öğünle yetinmek hem zaman kazanma, hem bütçe dengeleri, hem de sağlık açısından tavsiyeye şayan olmanın ötesinde uyulması gereken bir sünnettir. Elbette şeker hastalığı vb. durumlar bundan istisna edilir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman ashabına ziyaretlerde bulunur, gündelik meşgalelerini deruhte eder, devlet başkanı olarak kamuyu ilgilendiren işlere bakar, nazil olan ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır, hemen yerine getirilmesi gereken emirler varsa bunları bir münadi vasıtasıyla halka duyurur ve gelen misafirlerle ilgilenirdi. Mesela hicretin sekizinci yılından itibaren yoğun bir elçiler ziyareti yaşanmıştır. Günün bir bölümü bu elçileri karşılama, ağırlama, soru ve isteklerine cevap verme ve uğurlama ile geçmekteydi.

Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan kabileler, Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabul ettikleri İslâm Dini'nin esaslarını öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz’e heyetler gönderiyorlardı. Bunların sayısı 70'i aşmaktadır. İlk heyet, Hevâzin Kabilesi'nden Hicretin 8'inci yılında gelmişti. Son heyet ise, Yemen'deki Neha’ Kabilesi'nden, Hicretin 10’nuncu yılı Şevval ayında gelen heyettir. Söz konusu heyetlerin çoğu, hicretin 9'uncu yılında geldiğinden bu yıla "senetü'l-vüfûd" (elçiler yılı) denilmiştir.

Peygamber Efendimiz, kendisine gelen bu heyetlerle bizzat ilgilenir, onlara ikramda bulunur, her kabilenin hâline ve âdetlerine göre onlarla konuşurdu. Ayrılırken de uygun hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek üzere onlara öğretmenler, mürşitler gönderirdi. O mürşitlere: “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin”12 diye tenbihte bulunurdu. Necran Hıristiyanları da gelen heyetlerden biriydi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara mescidinde ibadet etme imkânı vermiş ve İslam’ı kabul etmeyen bu heyetle bir antlaşma yaparak geri göndermiştir.

İkindi

İkindi vakti, yıl içinde güz mevsimine, insan ömründe ihtiyarlık vaktine, peygamberlik silsilesinde son Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in saadet asrına benzer. Günlük işlerin sona ermeye başladığı, gün içinde mazhar olduğumuz sağlık, selâmet ve hayırlı hizmet gibi İlahî nimetlerin meyvesinin alındığı zamandır. Güneşin batmaya yüz tutması ile de insan, dünyada bir misafir olduğunu, her şeyin geçici olduğunu anlar. İşte bu zaman diliminde, ebediyet isteyen, ebed için yaratılan ve ayrılıktan acı duyan insan ruhu, ikindi namazını kılarak Allah’a münacât eder, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetine iltica eder, hesapsız nimetlerine karşı şükür ve hamd eder.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu namaza, Kur’ân’ın işareti (Bakara, 2/238) ile adeta ayrı bir değer verir ve Hz. Bilâl’in yanık sesiyle ashabını camiye davet ederdi. İkindi vakti mü’mini koruma-kollama ile görevli gece ve gündüz meleklerinin nöbet devir anlarından biri olduğu bilindiği için de, namaz sonrası tesbihat daha uzun tutulurdu. Nitekim bir hadis-i şerifte konu şu şekilde anlatılmaktadır: “Gece bir grup, gündüz de bir grup melek yanınızda olurlar. Bunlar sabah ve ikindi namazları vaktinde bir araya gelir ve nöbet değişimi yaparlar. Rableri namaz kılmış kullarının hallerini en iyi bildiği halde, yine o meleklere: “Kullarımı ne halde bıraktınız?” diye sorar. Onlar da: ‘Biz onları namaz kılar halde bıraktık ve yanlarına da namaz kılarken varmıştık’, derler.”13

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) çok mütevazı bir hayat yaşıyordu. Evde pek hizmetçi bulundurulmadığından, ev halkından biri olarak, yapılacak işlerin hemen tamamına iştirak ediyor ve hanımlarına yardımcı oluyordu. Mesela: Herkes bir iş görürken, O da iştirak ederek, onlarla beraber olmaya çalışır; ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir, ortalığı süpürür, vs.14

Efendimiz’in pek terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tespit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi. Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri yanlarında bulunanlardan Efendimiz’e ikram ederlerdi.15

Akşam

Akşam vakti, güz mevsiminin sonunda pek çok canlının ölmesine benzer şekilde, hem insanın bir gün vefat edeceğini, hem de kıyametin başlangıcında dünyanın harap olacağını ihtar eder. Böyle bir anda insan ruhu, şu önemli işleri yapan Zat’ın dergâhına durmayı, "Allahü Ekber" diyerek fani olan her şeyden el çekip O’na hamd etmeyi, O’nu tesbih etmeyi, büyüklüğünü bir daha haykırmayı şiddetle arzu eder. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu arzu ile çoğu zaman güneşin batmasından önce akşam namazını beklemeye başlar, ezan okunur okunmaz hemen Yüce Divan’a dururdu. Farz namazdan sonra “Evvâbin” adıyla bilinen 2–6 rekât namaz kılar ve bunu tavsiye ederdi.16

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) akşam namazından sonra o gün hangi hanımının yanında kalacaksa diğer ev halkı oraya toplanır ve aile sohbeti başlardı. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in aile yuvası, hem sağlığında hem de ahirete intikal ettikten sonra ilmî faaliyetlerin hiç duraksamadan devam ettiği bir ortam olmuştur. Zira Efendimiz’in vefatından sonra hanımları bu ilim faaliyetini daha geniş bir halkaya açarak devam ettirmişledir. İslam dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında, özellikle kadınlarla ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip aktarılmasında ve öğretilmesinde Efendimiz’in aile hayatının büyük fonksiyonu olmuştur. Özellikle bu ‘akşam sohbetleri’nin rolü küçümsenemez. Adeta bir mektep gibi işleyen akşam sohbetleri, Hz. Aişe validemiz başta olmak üzere, birçok eşsiz âlimin yetişmesine beşiklik etmiştir. Tabii sadece ilmî bahisler konuşulmuyordu; farklı çevre, kültür ve karaktere sahip ev halkı arasında ciddi bir muhabbet oluşuyor, birbirlerini daha iyi tanıyor, risâlet görevinin tatlı ağırlığını Efendimiz’le beraber azaltmaya gayret ediyor, zaman zaman şakalaşıyor.. kısacası mutlu bir ailede olması gereken ortamı sağlıyorlardı.

Yatsı

Yatsı vaktinde karanlık her tarafı kaplar, gündüz görünen şeyler adeta yokluğa gömülür, sanki vefat etmiş insanın geriye kalan eşyası da arkasından vefat edip unutulur. İmtihan için verilen dünya hayatının bütünüyle sona erdiğinin bir göstergesi gibidir. Adeta mutlak tasarruf sahibi olan Allah’ın yüceliği, ülfet perdesine sık sık gömülen insanoğluna bir daha gösterilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) gece ile gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sayfaları gibi kolaylıkla çevirir, yazar, bozar, değiştirir. İşte aciz, zaif, muhtaç ve geleceği karanlık gören insan bu vakitte yatsı namazını kılarak, her şeye gücü yeten ve gerçek bir dost olan Allah’a yönelir, dayanır ve sığınır. Onu unutan ve karanlığa gömülen dünyayı, o da unutup, dertlerini dergâh-ı rahmete döker. Ayrıca ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya dalmadan önce son ibadetini yapıp, günlük hesap defterini güzelliklerle kapatmak ister.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de ashabına yatsı namazını kıldırır ve önemli bir durum olmazsa,17 kimseyle konuşmadan dinlenmeye çekilirdi. Uyumaya geçmeden önce dua ederdi. Bilindiği gibi O’nun hayatında dua pek büyük bir yere sahipti. Günün her saatine dağılan duaları hakkında özel kitaplar yazılmıştır. Zira dua Kur’ân’ın ifadesiyle insanlığın değer ölçüsüdür. Hz. Aişe validemiz, O’nun yatmadan önce yaptığı dua ve uygulamayı şu şekilde anlatmaktadır: “Allah Resulü her gece yatağına girdiğinde iki elini birleştirir, onlara üfler, İhlâs, Felak ve Nas sûrelerini okur, sonra da başından başlayarak, vücudunda ulaşabildiği he yere elini sürer ve bunu üç defa tekrar ederdi.”18 Elbette bu konuda başka tavsiye ve uygulamaları da bulunmaktadır. Mesela Hz. Ali (ra) şunu rivayet etmektedir: “Allah Resulü bana ve Fatıma’ya şu tavsiyede bulundu: Yatağınıza girdiğinizde 33 defa ‘Allahu Ekber’, 33 defa ‘sübhanellah’, 33 defa (bir rivayette 34) ‘elhamdulillah’ deyin.” Hz. Ali o günden sonra bunu hiç terk etmediğini söyleyince, bir zat “Sıffin günü de mi?“ dedi, o “evet o gün bile…” cevabını verdi.”19

Yine önemli bir iş olmazsa gece pek dışarı çıkmazdı. Ancak bazı gecelerde dışarı çıktığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Bir misal vermekle yetiniyoruz:

Bir gece Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e uğrayan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Bekir'in çok sessiz, Hz. Ömer'in ise sesli Kur'an okuduklarını görmüştü. Sabah onlarla karşılaştığında durumu aktararak Hz. Ebû Bekir’e sesini biraz yükseltmesini, Hz. Ömer’e de biraz alçaltmasını söylemişti.

Ebû Davud'un meşhur şerhlerinden olan Bezlu'l-Mechud'da konu, tasavvufî bir edayla şöyle izah edilmektedir: Hz. Ebû Bekir'e şühûd ve cemal hali galip olduğundan "duyurmak istediğim (Allah) duyuyor"; Hz. Ömer'e celâl ve heybet hali galip olduğundan, "uykusu derinleşmemiş olanları uyandırıyor ve gaflet getiren vesvesesiyle birlikte Şeytanı kovuyorum," cevabını verdiler.

Hz. Ebû Bekir'in hali cem', Hz. Ömer'in hali ise fark idi. Ama en mükemmel hal, Hz. Peygamber'in hali olan cem'u'l-cem'dir. Hazık bir ruh ve kalp doktoru, yüce mertebelere ulaştırıcı şefkat ve merhamet timsali olan Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'e biraz sesini yükseltmesini emretti. Böylece, hem etrafta duyanlar yararlanmış olur, hem de ona galip olan ve masivayi yakıp yok eden tevhid halinden cem' ve şuhûd haline geçmiş olur, böylece vahdet eşyanın kesretini örtmemiş, yaratıklar da yaratana perde olmamış olur. Bu Efendimiz’in, ulaştırmakla görevli olduğu evliya-yı izamın mertebesidir. Hz. Ömer'e de biraz sesini azaltmasını emretti. Böylece namaz kılıp Kur'an okuyan diğer kimselerin dikkati dağılmamış olacağı gibi, özürlerinden ötürü uyuyanlar da rahatsız edilmemiş olur. Ayrıca Hz. Peygamber bu ifadesiyle Hz. Ömer'e, biraz sessiz okuyarak, erbabı nazarında ibadetin tadı, itaatin özü olan münacattan mahrum kalmamasını da emretmiş ve mizacını ta'dil etmiş oluyordu.20

Gece

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı hatırlatarak insan ruhunun Allah’ın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla gece kılınacak teheccüd namazı, kabir gecesinde ve berzah karanlığında önümüzü ve evimizi aydınlatacak vazgeçilmez ışık kaynağımız olacaktır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün son dilimi olan gecelerini de engin bir ibadetle geçirmekteydi. Tafsilatını ilgili eserlere havale ederek Hz. Aişe validemizin bir birini tamamlayan şu müşahedelerini nakletmek istiyoruz: "Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), gece ayakları şişene kadar namaz kılardı. Kendisine, "Ey Allah’ın Resulü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır (Fetih, 48/2). Buna rağmen ibadet konusunda niye kendini bu kadar zorluyorsun?" denilince, "Ben Allah'ın bu mağfiretine karşı şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını verirdi."21

Tabiinin büyüklerinden Atâ b. Rebah bir gün Hz. Aişe'ye, "Allah Resulü’nün sizi hayrette bırakan bir halini bize anlatır mısınız?" diye istekte bulununca, Hz. Aişe, “O'nun hangi hali hayrette bırakmıyordu ki?” dedi ve ekledi: "Bir gece odama geldi. Benimle yatağıma girdi. Sonra "Müsade edersen Rabb’ime kulluk edeyim..." dedi. Kalktı, abdestini yeniledi ve namaza durdu. Kıyamda öyle ağladı ki, gözyaşları göğsüne damlıyordu. Rükû’a varınca orada da uzun uzun ağladı. Secdede bu hal devam etti. Ağlaması, sabah namazı için haber vermeye gelen Hz. Bilal’in seslenmesine kadar sürdü.

"Ya Resûlallah!" dedim, "Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği halde niçin bu kadar ağlıyorsun?" Şöyle dedi: "Şükr eden bir kul olmayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım ki, bu gece Allah bana şu ayetleri inzal buyurdu: ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-i selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: "Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru! Rabbimiz, Sen birini ateşe attın mı, onu perişan etmişsindir. Zalimlerin yardımcısı yoktur. Rabbimiz, biz "Rabbinize iman edin!" diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, iyilerle beraber canımızı al! Rabbimiz bize, elçilerine vaat ettiğini ver, kıyamet günü bizi yüzüstü bırakıp rezil etme. Zira Sen verdiğin sözden caymazsın.’ (Al-i İmran, 3/190–194) Sonra, ‘Bu ayetleri okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenin vay haline,’ dedi.”22

Allah Resulü, Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin nidasıyla sabah namazına kalkardı. Hz. Bilal imsakten önce ezan okur ve halkı hem sahur hem de teheccüde kaldırırdı. Hz. Abdullah b. Ümmi Mektum ise imsak vaktinin başlamasıyla ezan okur ve sabah namazının girdiğini bildirirdi.

 

Netice

Kâinatın Efendisinin günlük hayatı çok değişik yönleriyle ele alınabilir. Ancak ne şekilde ele alınırsa alınsın, her yönüyle bütün insanlığa ışık olacak uygulama, tanzim ve sözlerle karşılaşılacaktır. Günlük hayatın adeta kâbusa dönüştüğü bir dönemde, Efendimiz’in günlük hayatını tetkik eden ve kendisine dersler çıkaranlara ne mutlu.

 

_______________

DİPNOTLAR

1. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kerpiçten yapılmış, üzeri hurma dallarıyla örtülmüş basit, sade bir evde oturuyordu. Tabiînin büyüklerinden Hasan Basrî (110/728) demiştir ki; “Resûlullah’ın evi Emevî hükümdarlarından Abdülmelik’in oğlu Velid zamanında onun emriyle yıkılarak mescide ilhak edildi. Bu durumu gören insanlar ağlamaya başladılar.” O gün yine tabiînin büyük âlimlerinden Saîd b. Müseyyeb (94/713) şöyle dedi: “Vallahi arzu ederdim ki Resûlullah’ın evini olduğu hal üzere bıraksalar da Medine ahalisi neşveyâb olsalar ve Medine dışında olanlar da gelip Resûlullah’ın hayatında ne ile iktifa buyurduğunu görseler de zühd dersi alsalardı.” Bak. Elmalılı, VI, 4453.

2. Buhârî, Ezân, 11, 13, Şehâdât, 11, Savm, 17; Müslim, Sıyâm, 36–39; Nesâî, Ezan, 9, 10.

3. Müslim, Mesacid, 286; Ebu Davud, Salât, 301.

4. Tirmizi, Vitr, 15.

5. Buharî, Teheccüd, 2, Fedailu's- Sahabe, 19; İbn Mace, Rü'ya, 10.

6. Müslim, Sıyam, 169.

7. Konuyla ilgili şöyle bir olay anlatılır: “Medine'de ağzı bozuk, şuna buna çatarak ağır ve kaba lâflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber Efendimiz’in yanından geçerken Allah Resulü (s.a.s.) bir seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu. Kadın: "Şu adama bakın. Bir köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor" dedi. Peygamber Efendimiz: "Benden daha iyi bir köle var mı?" dedi. Kadın: "Kendisi yiyor da bana vermiyor" dedi. Peygamber Efendimiz: "Gel, sen de ye" buyurdu. Kadın: "Kendi elinle bana vermezsen yemem" dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer: "Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem" diyerek diretti. Peygamber Efendimiz de ağzındaki lokmayı çıkarıp kadına uzattı. Kadın da hemen alıp ağzına attı. Kadın o günden sonra çok hayâlı oldu, hiç kimseye kötü söz söylemedi, Medine'nin en iffetli ve hayâlı kadınlarından birisi oldu.” Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 8 / 200, 231.

8. İbn Mace, Sıyam, 22.

9. Buharî, İsti'zan, 41.

10. Buharî, İsti'zan, 16; Müslim, Cuma, 30.

11. Maverdî, Edebu'd- Dünya Ve'd- Din, 343.

12. Buharî, İlim, 12.

13. Buhari, Mevakitü’s-Salât, 555.

14. Buharî, İsitzan, 15; Müslim, Selam, 15; Müsned, VI, 256; Kadı İyaz, Şifa, I, 131.

15. Müslim, Rada, 46; Aynî, Umdetü'l-Kâri, 20/244. Bu ikramlardan birinin meşhur ila hadisesine sebep olduğu da bilinmektedir.

16. İbn Kesîr, Tefsîr; V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, s. 74.

17. O, önemli olaylardan biri şu şekilde aktarılmaktadır: Evs b. Huzeyfe'nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber, Medine'ye gelen bir heyete her gece yatsıdan sonra sohbet ederdi. Fakat bir gece gecikti. Nedeni sorulunca, "Bugün Kur'ân'dan okuma itiyadında olduğum hizbimi okumamıştım. Onu bitirmeden gelmek istemedim" buyurmuştu. Ebû Davut, Ramazan, 9; İbn Mace, İkame, 178; İbn Kesir, el-Bidaye, V, 32.

18. Buharî, Fedailu’l-Kur’ân, 14, Tirmizî, Dua, 21.

19. Müslim, Zikir, 80.

20. Seharenfurî, Bezlu'l-Mechûd, VII, 89.

21. Buharî, Teheccüd, 6; Müslim, Münafikîn, 78–79; Tirmizî, Salât, 187.

22. İbn Hibban'ın Sahih'inden naklen, Leknevî, İkametu'l- Hücce, 112.

Tadil-i Erkan

Tadil-i Erkan; rükûnları düzgün yapmak anlamına gelir. Namazla ilgili bir terim olarak Tadil-i Erkan; rükûnların hakkını vermek, itminan halinde bulunmak, hareketten sonra durmak yahut kalkması eğilmesinden ayrılacak şekilde iki hareket arasında sükunet bulmaktır.

Namazda Tadil-i Erkan; rükûda, rükûdan doğrulmada, secdede iki secde arasındaki oturuşta söz konusu olur. Mesela rükûdan kıyam doğrulurken vücut dimdik bir hale gelmeli ve sükunet bulmalı, en az bir kere "Sübhânallahi'l azîm" (Yüce olan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim) diyecek kadar ayakta durup sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında bu şekilde bir tespih miktarı durmalıdır. Nitekim Hadîs-i Şerîfte;

"Sizden biri, rükû ve secdelerde belini (tam olarak) doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz" buyurudur (Ebu Davud, Salat, 148 )


Diğer bir Hadîs-i Şerîfte de rükû ve secdelerin tadil-i erkana uygun olarak yapılması emredilmekte ve şöyle buyurulmaktadır:

"Rükû ve secdeleri yerine getirin, Allah'a yemin olsun, siz secde ve rükû ettikçe ben arkamda olanları da görüyorum" (Buhari, Eyman, 3).

Tadil-i Erkan İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed'e göre vaciptir. Bu iki ayrı görüşten birincisine göre, tadil-i erkan yapılmaksızın kılınan bir namazı yeniden kılmak (iade etmek) gerekir. İkinci görüşe göre ise, Bu durumda yalız sehiv secdesi etmek yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece insanlar itilaftan kurtulmuş olur.

Namazdan manevi feyiz ve zevk almak isteyenler, namazda tadil-i erkana riayet ederler, acele etmekten sakınırlar. Acele etmeyi saygıya ve edebe aykırı görürler.

Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- , namaz kılan fakat kıyam rükû ve celsesinin ahkamını yerine getirmeyen birini gördüğünde şöyle buyurmuştu:

"-Eğer bu hal üzere ölürsen, kıyamet gününde sana Ümmet-i Muhammed demezler."

Rükû ve secdeleri düzgün yapılmayan namaza Allah değer vermez. Nitekim Fahr-i Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:

"-Altmış sene namaz kıldığı halde bir tanesi kabul olmaz. Çünkü güzel rükû etse de, secdesini güzel etmez. Secdesi düzgün olsa, Rükûu düzgün olmaz."

Zeyd Bin Vehb anlatıyor:

Huzeyfe -radıyallahu anh-namaz kılarken Sücut ve rükûunu yerine getirmeyen bir kimseyi gördü ve onu çağırıp:

" -Ne vakitten beri bu şekilde namaz kılarsın?" dedi. O kimse de:

" -Kırk senedir" dedi. Huzeyfe -radıyallahu anh- Buyurdu ki:

"-Öyleyse sen kırk senedir namaz kılmadın, eğer vefat edersen Muhammed Rasulullah sünneti üzere ölmezsin " (Buhari, Ezan, 119)

Müslüman tadil-i erkana riayet etmeli, namazını acele etmeden ağır ağır, Ruhuna sindirerek, huzur sükun ve hûşu içinde kılmaya çalışmalıdır.

Ebu Hüreyre -radıyallahü anh- 'den rivayet edildiğine göre;

Bir adam mescide gelip rükû ve secdelerinde tadil-i erkana riayet etmeden bir namaz kıldı. Nebi -sallallahü aleyhi ve sellem- de onu gözetliyordu. Adam namazını bitirip geldi, selam verdi ve Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem- :

"Git tekrar kıl, çünkü sen namaz kılmadın." buyurdu.

Adam gidip tekrar kıldı. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- tadil-i erkana riayet edinceye kadar, onu üç defa geri çevirdi.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- , bu adama sonunda şöyle demiştir:

"-Namazı kalktığın zaman, güzelce abdest al, sonra kıbleye ve tekbir al, sonra Kur'an'dan bildiğin sonra kolayına gelen bir yeri oku, sonra rükû et ve organların yatışıncaya kadar rükûda kal, sonra başını kaldırarak iyice doğrul! sonra secdeye git ve organların yatışıncaya kadar secde halinde kal, sonra başını kaldır ve organların yatışıncaya kadar otur! sonra tekrar secdeye git ve organların yatışıncaya kadar secde hakinde kal, sonra bütün namazlarda aynen yap." (Müslim, Salat, 45)

Tirmizi'nin rivayetinde şu ifade vardır:

"Bunu yaptığın zaman, namazın tamam olur; eğer bunlardan noksan yaparsan, namazını da noksan yapmış olursun. " (Tirmizi, Mevakit, 110)

Bir gün Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin yanında hırsızlıktan söz edildi, Efendimiz sordu;

"-Hırsızlığın hangi çeşidi daha çirkindir?" Sahabeler:

"-Allah ve Resulü daha iyi bilir. " diye cevap verdiler. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz şöyle buyurdu: "-Hırsızların en kötüsü namazdan çalandır. Yani rükûunu, secdesini, hûşu ve kıraatini tam yapmayarak çalandır. "

"Bu hırsızın eli kesilir mi? " dediler.

Efendimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- de:

"-Bilakis kesilir." Buyurdular, orada hazır bulunanlar güldüler. (Darimi, Salat, 78 )

_________________

Welcome

Recent Photos

 

Featured Products

No featured products

Recent Blog Entries

No recent entries

ziyaretçiler

free counters

Site Clock