Öyle çok pazarlik ettim ki Seninle ey Rabb'im.
Sen çagirinca, kendime ayirdigim vakitlerden çalindigini düsündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdigim zamanlarin azalmasindan korktum. Vakit girince, içim "ciz" etti hep. Odamdan uzaklastim, biraktim isimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, "az sonra kilsam da olur!" dedim. "Az sonra"larim "çok sonralar"a döndü, geç kaldim, geç kalmaktan utanmadim. Sonunda ayaklarimi sürüye sürüye vardim huzuruna. Pazarligimi vaktin daralmisligini bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçiyordu namaz ya; o yüzden çabucak kildim, selam verdim, hemen kalktim, rahatladim.
Oysa rahatligi Sana borçluyum. Agrimayan her bir disim kadar huzur borçluyum Sana.
Damarlarimin her bir noktasinda pihtilasmayan kanim kadar sükûnet borçluyum Sana.
Tenimin kasinmayan her bir noktasi kadar rahatlik borçluyum Sana.
Dislerim agriyacak olsa her biri için harcayacagim zaman Senin.
Kanim pihtilasip damarlarim tikanacak olsa, her defasinda izdirap ve korkuyla geçirecegim saatlerin hepsi Senin.
Tenim her noktasinda yirtilacakmis gibi aciyacak olsa, kendi kendime dar gelecegim huzursuz günler Senin.
Gün oldu; usandim. Sabrimi tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim.
Benden istedigin zamani çok gördüm. Benden istedigini, benim için istedigini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazin rekatlarini; kisaltmak için bahaneler aradim. Günümü delik desik etmeni, isimin arasina kesintiler sokmani, hayatimin ortasina duraklar koymani, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm.
"Beni bana birak!"larla durdum huzuruna; içim baska bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mihli kaldim. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamani bana! Bir uçurumun dibine savrulmus bir arabada çaresizce Sana yalvartiyor olabilirdin beni. Korkulu bir savasin orta yerinde ates ve kan kusan bombalarin altinda günümü de, isimi de, uykumu da, hatta rüyalarimi da delik desik etmelerini takdir edebilirdin.
Düsmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genislik borçluyum Sana. Içten pazarlikti benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sifirlamayi, benligimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sicacik nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardi; alnimi koydugum gibi kaldirdim seccadeden. Bütün benligimle asagi inemedim. Isim vardi, secdemi isime zaman kazandim. Secdeye kalbimi de sigdirmaya çalismadim. Uykum vardi, secdemi sig birakip uykumu derinlestirdim. Itirafimdir: Bencilligimi de sirtima alip rükûlarda eritemedim. Bedenim egilirken huzurunda, "emrolundugum gibi dosdogru olma"nin agirligini sirtima almayi erteledim. "Sirasi degil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du.
En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alinmadim. Sen dileseydin, çocugumun ciliz nabizlarinin esliginde, los ve nesesiz bir yogun bakim odasinda, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranina kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kipirtisinin gölgesinde, mini mini bir sarsintinin beklentisi içinde saçlarima aklar düsürebilirdin. Içten pazarlik mi denir buna? Sen bilirsin Seninle ettigim pazarligi. Kendime sakladigim ve hatta kendimden de sakladigim sir bu. Dilime bile degdirmekten korktugum, agzima almaktan utandigim öyle bir sir iste. Fisildamasi bile aci veriyor ya...Meselâ, uzayinca Fatiha, uzayinca sûre, heceler sanki özgürlüge giden yolu taslar gibi kestikçe, "bitmez simdi bu namaz!" dedigim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadi.
Bir Sen duydun beni ey Rabb'im. Sirrimi bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudagim anlamina yetisemedigim kelimeler için oynarken, Sen beni söyledigimden fazlasiyla duydun, söyleyemedigimi de, dile getiremedigimi de bildin. Ruhumu alip uzaklara gittigim halde, bir bedenimi biraktigim halde huzurunda, kovmadin beni, yakinliginda tuttun. Itirafimdir; öyle anlatildigi gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazir30;
"Aradan çikarmaya çalistigim" oldu namazi. Geçistirdim namazi. Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yasamaya basladimr30; Yasamayi namazin içinde aramaliydim. Namazi yasamanin içine sizdirmaliydim oysa. Bilemedim. Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlik ettim;
ama Sen utandirmadin,
yine yine yine huzuruna aldin beni.
Her secdede rahmetinle oksadin alnimi.
Her rükûda "aferinler" fisildadin gönlüme.
Her vakitte yeni bir sayfanin akligina çagirdin ruhumu.
Yüzüme vurmadin. Azarlamadin. Asagilamadin. Hepten umut kesmedin benden.
Yok saymadin. Utandirmadin.
Pazarlik ettigimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb'im.
Kimselere söylemedin.
Sirdasim Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayiplamandan korkmam.
Ben iste böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabindayim.
Baska kime söyleyeyim?
Baska kimin anlayisindan medet umayim?
s.demirci
Ayşenur_85
Sen gittin Alev üşüdü, sen gittin
Aşk kalplerden çekildi, sen gittin can tenden usandı ..
Gözlerim gözlerine bakmak içindir.
Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık. Yağmur senin dokunduğu için serin. Rüzgar senin tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı unutmadım.
***
Günahlarımı biliyorum utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; Yüzüme bakamıyorum. O kadar unuttum ki unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak ediyorum. Ürperiyorum.ürperiyorum. Ya tanımazsan beni. O beni sevmedi ! dercesine görmezden gelirsen. ..) ağlayan gözlerimi? Hayır, Hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir hülyanın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana , Sana susadım.
***
Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada.Sen gittin rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin Alev üşüdü. Sen gittin, Aşk kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği bana. Baharlardan hep seni sordum.
***
Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor.Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını.
Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı.
Bir kelam söyle nolur ; Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, Nereye baksam sana dokunuyorum.
***
Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar.
Senin kıyılarını kucaklayan kocaman derya olayım .
Rüzgarlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi, göğsüme düşsün, senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım.Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.
***
Çöldeyim susuzum. Dudağın bana leyla . Kuyularda yusufum . Sözlerin bana züleyha.
Ateşlerde İbrahimim. Gözlerin bana leyla. Sancılar içinde Meryemim. Bakışın bana isa.
Yaralar içinde Eyyubum . Hasretin bana şifa. Ölüler içinde bir ölüyüm.
Ellerin bana musalla ...
Senai Demirci
sumeyya
“Mert’le yedi yıldır tanışıyoruz. Altın gibi bir kalbi var. Bana ve aileme son derece saygılı. Sağ gözünde küçük bir kayma var... Annem görür görmez, ‘Ya ileride hepten kör olursa?’ diye çıkıştı...”
“Ahmet’le evlenmemize ailem kesinlikle karşı çıkıyor. O Adana’lı biz ise Kars’lıyız. Annem asla uyuşamayacağımızı söylüyor. Ayrıca, memuriyet kadrosu da gelmediği için...”
“Ağabey, sevdiğim kızla aramızda mezhep farklılığı var. Biz Hanefiyiz. Onlar Alevî... Babam istemeye bile gitmeyeceğini söyledi. Annem ise aklımı başıma toplamamı söylüyor. Sormak istediğim şu: mezhepleri farklı olanlar evlenemezler mi yani?”
“İki yıldır nişanlıyız. Ailelerimiz, hangi yakada oturacağımıza bir türlü karar veremedi. Sürekli kavga-gürültü... Herkes kendine yakın olsun istiyor ama arada biz eziliyoruz. Nişanlım ve ben günaha girmekten korkuyoruz.”
“Üç defa istemeye gittik. Babası bir türlü yanaşmadı. İlle de kızı kendi şirketinde çalışacakmış.. Damadının da işletmeci olması gerekiyormuş..”
“Bitirdik hocam. Maalesef bitirdik.. Buraya kadarmış... Üzerimizde bu baskı varken, ailem bunu istemezken, mutlu olamayacağımızı düşündüm. Konuştuk. Bir daha görüşmemek üzere ayrıldık. Desteğiniz için çok teşekkür ederim.. Özür dilerim.”
Hepsini aktarmaya ne gönlüm elveriyor ne de bu köşenin hacmi müsaade ediyor. Adı bende saklı nice delikanlı ve genç kızın dramından sadece bir kaçı bunlar... Birbirinden tamanen ayrı bu yaşanmışlıkların/yaşanacakların ortak bir özelliği var: Kalpsizlik. Kalbin direnişini görmüyor büyükler. Kalbin duruşuna aşina değil aileler. Kalbin ritmini duymuyor koca koca adamlar ve kadınlar...
İnsanı doğduğu yere göre, yaşadığı çevreye göre, yaptığı mesleğe göre, kazandığı paraya göre kategorize etmek kolay.. Çok kolay.. Ama zalimce.. Ama cahilce...
Hadi, en kritik yerden düşünmeye başlayalım. Nedir Alevî olmak? Ahlaksızlık mıdır? Dinsizlik mi? İbadete lakayt olmak mı? Peki Sünnî yahut Hanefî olanlar nasıl bir görüntü veriyor? Büsbütün ahlaklı mıdır her tanıdığımız “Sünnî”? Alevî köyünde doğmadığı için Alevî diye etiketlenmeyen, otomatik olarak “Hanefî” sayılanlar içinde de dinsizler yok mu? Taat ve ibadette gevşeklik gösterenler sadece Alevîler mi? Namaz kılmayan Sünnî sayısı, namaz kılmayan Alevî sayısından az mıdır? Alevî köyünde doğdu diye, Alevî ailenin oğlu/kızı diye, her delikanlı/genç kız, bize ısrarla belletilen o kategoriye birebir uymak zorunda mı? Bu yaklaşım, “Ben ateşten yaratıldım, topraktan yaratılandan üstünüm!” yaklaşımından kaç santim uzağa düşüyor?
Nerede kaldı insanın biricikliği? Ne çabuk unuttuk bir zümreyi “toptan” etiketlemenin zulüm olduğunu? İhlas’da her gün Ehadiyetini tasdik ettiğimiz Allah ki her insanı “bi’tane” yaratır; her kişiyi “eşsiz ve özel” eyler. Kimse sıradan değildir. Kalıplara tıkıştırılamaz hiç bir insan. Hz. Ömer gibi, öldürmeye gittiği kişinin yüzünde dirilebilecek bir sürprizler saklar içinde.. Hazreti Asiye gibi, küfrün ve zulmün ortasında, tek başına incecik bir doğruluk filizi olarak yükselebilecek bir ayrıcalığı barındırır göğsünde...
Kur’ân’da en az dört kez “Birinin suçuyla bir başkası suçlanamaz” diyen Rabbimizin sözünü, oruçta olduğu gibi içimizin burkulması pahasına, namazdaki gibi işimizi unuturcasına, anlamayı deneyemez miyiz? “Doğulular” hepten suçlu olsa bile, biz “Batılılar” ne kadar suçtan arınmış haldeyiz? Bütün “Doğulu”lar, hiç olmazsa, bazı “Batılı”lardan daha vatansever olma ve daha çok nezaket sahibi olma hakkını baştan kaybetmiş midir? Bazı Alevîler bazı Sünnîlerden daha çok dindar olma yeteneği edinemez mi? Hemen hepsi, doğar doğmaz bu yeteneklerini yitirmiş olabilirler mi?
Nerededir insanın kalbi?
İnsanın bir kalbi olduğunu unutanların “çok kolay” (ama zalimce, ama cahilce!) yaşadığını tahmin etmek zor değil. Onlara herkes bir süpermarket vitrininde paketlenip etiketlenmiş ürünler gibi görünüyor olmalı: “Bu solcu: uzak dur!” “Bu Kürt: kızını verme!” “Şu başörtülü: kesinlikle gerici!” “Şu dekolte giyinmiş: ahlaksızdır!” Etiketlere bakıp kimi ne kadar benimseyeceğimize karar veriyoruz. Etiketlenmeye de razı oluyoruz. Etiketleri üzerimize yapıştıranları hiçbirimiz görmüyoruz, bilmiyoruz. Hem etiketlenen hem etiketlere bakan bizler, sevgisizliğin ve anlayışsızlığın karanlığında, el yordamıyla, dost, eş, arkadaş, sırdaş, yoldaş, nişanlı, damat, gelin vs. arıyoruz.
Rasyonel hesapların ardı sıra koşarken, peşin hükümlerin kördüğümüne ayaklarımızı dolarken, en önce kendi kalbimizi gözden çıkarıyoruz. İnsanın, insanlığını, kalpsiz bir kategorizasyonda siliyoruz. Kalbini unutan neyin hatırını bilir ki? Kalbini yitiren neyi bulur ki?
Bu satırları yazdığım sırada, bilgisayarımın ekranına şu haber düştü: “Gazi Üniversitesi’nde peruk avı!” Gel de yanma şimdi! Ne büyük kalpsizlik değil mi? İyi ama, saçını “gösterirmiş gibi” yapmaktan başka çaresi kalmasa da, hiç olmazsa, kendi saçını saklama duyarlılığını bir başkasına ait saçların ardına gizleyen, vicdanıyla başbaşa kaldığında cılız da olsa “göstermedim işte” diyebilme savunmasına sığınmaya hazırlanan o körpecik genç kızların kırılgan kalplerini görmeyi başkalarından bekleme hakkımızı kaybediyoruz.
Kalpsiziz biz. Kalpsiz... “Onlar” değil sadece. “Bizler” de...
Senai Demirci
ULUBEY
Var edilmek bir sürprizdir, kocaman bir sürpriz! Yokluğun koynunda yokluğundan bile habersiz silinip gitmek üzereyken, hatta silinmeye bile gerek duymayan siliklik içindeyken, var edildin. Sen yoktun ve varlığın yokluğuna tercih edildi. Can verildi tenine, nefes verildi cesedine. Bir insan yüzüyle süzüldün âlemin eşiğinden içeriye. Hayat sahibi kılındın; hayat sofrasına buyur edildin. İnsan olman irade edildi. Sadece insanların çağrıldığı, insan olmayanın çağrılsa bile tadına varamayacağı eşsiz bir ziyafete buyur edildin. Sürpriz! Varsın, hayattasın ve insansın. Varlığın isimsiz bir taş kadar kalabilirdi. Üzerine basılıp geçilebilirdi meselâ. Kalbin olmazdı, kalbinin olmayışına ağlayacak bir kalbin bile olmazdı. Hiç yoktan hayat verildi tenine. Hayatın bir dağın adı konmamış bir yamacında yalnız yaşayan bir ağacınki kadar olabilirdi. Hiç ummadığın halde insanlık üflendi çamuruna. İnsan oldun diyelim; bir olan Rabb’e “kul” olmanın sonsuz güveninden, her şeyin sahibine muhatap kılınmanın eşsiz ayrıcalığından yoksun olabilirdin. Tıpkı yanıp yakılmış bir ağacın kömürleşmiş dallarını ve köklerini bir arada tutmakla teselli devşirmeye çalışması gibi, kaybettiklerini kaybettiğinin farkında olmayan, yitirdiklerinin eksikliğini çekmeyen acı bir inançsızlığın ortasında kıvranıyor olabilirdin. Hiç ummadığın hediyeler almak gibidir var olmak. Hiç hak etmediğin sofralara buyur edilmeye benzer yaşamak. Hiç beklemediğin bir tacı giyinmek gibidir hayatta olmak. Bunu bilmişken, sonsuz minnettar olman gerekmez mi? Bunu bilmişken, iltifatlara boğulmuş bir adam gibi hep mahcup bir yüzle yürüyor olman gerekmez mi? Bunu fark etmişken minnetini ifade etmek için telaşla koşturman beklenmez mi? Yoksa, verilenlerin hakkın olduğunu düşünüp daha fazlası niye yok, diye sızlanan geçimsiz bir nankör olmaya mı adaysın? Yoksa, sana yapılan iltifatları az bulup “daha, daha, daha...” diye bağıran, asık suratlı, bir türlü memnun edilemeyen, hiçbir şeyi beğenmeyen açgözlü biri olmaya mı heveslisin? Mümin olmak, varlık dairesine mahcubiyetle girmek demektir. Besmele, o mahcubiyetin ifadesidir; “Senin izninle buradayım ey Rahman, ey Rahîm. Burası benim hiç hak etmediğim bir yer; izin ver de içeri gireyim.” Mümin olmak, varlığa ve varlığına minnettar olmaklığındır. Besmeleden sonra “Hamd olsun Rabb’ine âlemlerin.” deyişimiz ondandır. Hiç yokken var edilenin hiç yoktan Var Eden’e ilk sözü “teşekkür” olmalı değil mi? “Ey Rabb’im, beni hiç hesaplarımda yokken var eyledin, hiç ummadığım halde bana hayatı tattırdın, bu yetmiyormuş ki bir de bana insanlık lûtfettin. Sana borcumu nasıl ödeyebilirim?” “Âlemlerin Efendisi” işte bu yüzden hamd telaşındadır, şükür sevdasındadır. Senin unuttuğun o sonsuz minnettarlığı her an yüreğinde yaşatır. Senin görmediğin o umulmadık iltifatlar karşısında sonsuz mahcubiyet duyar. O yüzden adı Muhammed’dir; en çok O hamd eder, en çok O şükreder, en çok O minnettardır. O yüzden en çok O övülür; varlığın güzelliğini sonsuz bir incelikle takdir eder, hayatın ayinesinde yansıyanlara en çok O hayran olur. O yüzden adı Ahmed’dir; âlemin güzelliğine eşsiz bir hayranlıkla karşılık verir. Bülbülün aşkıyla gülün güzelliğine sesten yapraklar eklemesi gibi, O da var edilenlerin güzelliğine hayranlığını ifade ederek âleme insanca hayranlık yankıları ekler. Güzellik muhatabını O’nun gözlerinde bulur; varlık O’nun hayranlığıyla dengini bulur. Sanattan anlayana sanatın incelikleri gösterilmek istenir. Güzelliği hakkıyla takdir edenin önünde yeni güzellik pencereleri açılır. Yemeğin tadını anlayan yeni sofralara buyur edilir. İşte bunun için O da, sonsuz teşekkürüne karşılık yine sonsuz teşekkürler gerektiren yeni sofralara buyur edilir. “Makâm-ı Mahmud” işte o sofraların adıdır, o pencerelerin önüdür, o tanıklıkların unvanıdır. O’nun ellerine, gözlerine, gönlüne gelen lütuflar, feyizler, nimetler bize o sofradan akar, o ziyafetten taşar. O’nun minnettarlığına katılan her salâvatla, o eşsiz sofranın bir kenarına ilişirsin; o doyumsuz ziyafetten pay alırsın. Dudağına değen her salâvat, dudağına o sofranın kevser kadehini yanaştırır. s.demirci@zaman.com.tr * * * Not: Kanaatimce, Peygamber’i [asm] gül remziyle anmak, bu sır yüzünden de anlamlıdır. Gülün sevindirmesinin sebebi, yanaklarından var ediliş sürprizini taşırmasıdır. Yapraklarının inceliği ve titrekliği, kokusunun ve renginin her dem tazeliği ve yeniliği, her an var edilme heyecanının izdüşümüdür. Bu yüzden olsa gerek, gördüğümüz her gül yenidir, ilk defa var edilmiş gibi sürprizdir, ilk defa gül görüyormuşuz gibi şaşırtır ve sevindirir bizi. Var edilişine şaşıranların/şaşırması gerekenlerin ne kadar çok salavat borçlu olduğunu hatırlatır. Salâvatlar bu yüzden parantez içlerinden çıkmalıdır; hayatın ortasında güller gibi diri durmalıdır. |
_Koroglu_
.

..canCANAN
“Açık”ta bırakılmış kadınlar
Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış elbisesi değil dikkat çeken. Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi özenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Bana yakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil, elbiseden arta kalan kısımları süzüyor. Öylesine yok gibi ki elbise hepten çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor. Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor. Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı. Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer gözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini kaybettiğini sanıyordu. Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz. Seyredilmek isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene, içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda. Uçağa yetişme telaşının sardığı, tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış” değil “açıkta bırakılmış” oluyor. Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor. Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangi bir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın. Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna sürecinin kurbanı.. Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor. Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. “Kendine özel”, “sahici” ve “sahih” bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardır çıplak bedende.. “Bakan sadece sen değilsin ki bana!” “Ben bütün bakışlara açı(ğı)m.” “Bunca bakanım var benim.” “Sen de kim oluyorsun?” Galip gibi duruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyor ama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor. “Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”da olan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor. Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor. Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor, teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında eziliyor. Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek. “Tesettürsüzlük nedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren her haldir” derdim... Bir “kişilik tutulması”... Bir “kadınlık eklipsi”... Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu.. Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması... |

Senai DEMIRCI.
:::::::::::::::::::::::::::::::::
kepez
Varlığın sarp yokuşlarında nefesi kesilir insanın.
Dudağına değince “İnşallah!” sözü; varlığı yoktan varedenin, yokluğu hiç sebepsiz varlığa doğru genişletenin iradesinden nefeslenir.
Zamanın dar köşelerinde sesi eksilir insanın.
Sesini bürüyünce “İnşallah!” kelamı, zamanı genişletenin, ömrü ebede bitiştirenin dilemesinden beslenir.
Gündelik telaşların hızla inip kalkan göğsünde aklı daralır, kalbi yorulur insanın.
Kalbini atınca “İnşallah!”ın asude iklimine, aklı aklanır, kalbi durulur.
Dünyevî önceliklerin hazla gidip gelen sarkacında ruhu hoyratça savrulur insanın.
Yüzüne gülünce “İnşallah!”ın muştusu, ruhu sılaya taşınır, hüzünleri yağmurda ıslanır.
***
Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşallah”...
“Ben benden ötesine teslimim...” diyebilenin inşirahıdır “İnşallah”.
Kendi varlığının yükünü zayıf omuzlarından atıp hafiflediğinin resmidir “İnşallah”.
Kendini kendinden öte taşıyan/taşıran insanın kabuğunu zorlayışıdır “İnşallah”..
“Ben buradayım ama burada kalmaya razı değilim...” diyebilenin meydan okuyuşudur.
Ellerine kudret elinin sarıldığını, gözlerine bin kutlu nazarın ışık olduğunu, yüzünü çevirdiği her yönde tek ve bir teselli vechinin beklediğini ilan edişidir.
Kalbine yüklenmiş dağları bir nefeste silip süpürmektir inşallah.
Varlığın koynuna tutunmuş insanı sonsuzluğun ufkuna doğuran bir sızıdır “İnşallah”...
***
İnşallah, sebeplerin kör kuyusuna uzatılan ışıltılı bir kovadır.
Ağaç köklerini ve toprağı kucaklaştıran “İnşallah”tır; toprağa hayat bahşetmektir, taşa pınarlar dilemektir.
“Allah dilerse” tohum toprağa katışır; toprak ve tohumun boş ellerine çiçekler sunulur, kurak avuçlarına hayat akıtılır.
Nereye indiklerinden habersiz, rüzgâr nereye eserse oraya gitmeye hevesli yağmur taneleri, “Allah’ın dilediğince” boynu bükük toprağı sevindirir, güllerin al yanağına gözyaşı olur, sabahın ak göğsüne şebnem diye tutunur.
“Allah’ın dilemesiyle” sert ve ağır taşlar, ince ve nazenin köklere yol olur; o latif güzellerin kalplerine dokunmasıyla yollarında toprak olur.
***
İnşallah, Yusuf’u[as] kuyuya iten hainlerin tuzaklarının itildiği kuyudur.
O’nun dilemesidir ki Yusuf’u kuyudan çıkardı, kuyuyu Yusuf yüzlülere sırdaş eyledi.
İnşallah, Yusuf’u[as] ucuza satan bezirgânları yok pahasına satan sırdır.
O öyle istedi ki, kölelik ve kulluk Yusuf’la nice kralların erişemeyeceği şeref ve itibar bilindi.
İnşallah, İbrahim’i[as] ateşe savuran ateş yüzlülerin kavrulduğu ateştir.
O öyle diledi ki İbrahim’in teninde ateş güle çevrildi, alevin yanağından serinlik devşirildi.
***
Dudak ile tebessümü birbirine yapıştıran sırdır “İnşallah”...
Yüzün yüzüne düşen hüzünleri dağıtan dokunuştur “İnşallah”...
İki kalb arasındaki soğuk mesafeleri eritip ısıtan ateştir “İnşallah”...
Güneşin alevlerini gülün yanağına al al indiren serinliktir “İnşallah”....
Kelimelerin suskun hecelerinin koynuna anlamlar sunan hikmettir “İnşallah”...
Sesleri söze bürüyerek birbirine bitiştiren, kaynaştıran mayadır “İnşallah”...
Göğüslere nefesleri ele avuca gelmez, dokunulmaz, şeffaf bir genişlik olarak dokunduranın tenezzülüdür “İnşallah”....
***
“Elif”tir İnşallah...
Varlığın alfabesinde dimdik duruştur.
“Lâm”dır İnşallah...
Yokluğun koynunda dupduru bir bakıştır.
“Mim”dir İnşallah...
Hicranın solgun yanağına dosdoğru bir Muhammedî eğiliştir.
Senai Demirci
___________
kepez
Dilsiz Kuytuların Yankısı: Lâl Sustuğu kadar konuşur şair. Aslında suskunluğu söz eyler, dillendirir. Birilerinin dudak arasında ezdiğini, suskunun arkasına ittiğini elinden tutup teselli eder şair...
Şairlerin erkekler arasından çıkmasına çoğunlukla aldırış etmeyiz. Şiirlerin çoğunu erkeklerin kadınlar hatırına yazdığını biliriz de ondan belki... Peki ya kadın şairler nasıl yazar? Onların ifadelerini ayna edindikleri yüzler nerede?
Üstelik erkek suskunluğundan daha derindir, daha kırışıktır kadın suskunluğu. İçinde hiç umulmadık söz fırtınaları saklar, hiç beklenmedik sessizlik vadileri büyütür onlar..
( Senai Demirci hocanın şiir kitabını anlatımından alınmıştır üstteki yazı )
ULUBEY
semine demirci
semine@senaidemirci.net
O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi? O ümit güneşinin öldüğünü kim söyledi. O güneşin düşmanı damın üstüne geldi de iki gözünü yumdu ‘güneş öldü’ dedi.
Hz.Mevlana
Hazan mevsimi biteli epey oldu şehirde. Şimdi kışın hüznünü yaşıyor cümle alem. Hazanın sararıp dökülmüş, sokaklarda ağırlanan sersefil yaprakları bile kalmadı. Hepsini son rüzgarlar savurdu, yağmurlar toprağa kardı. Şimdi toprağı örten yağan kardı.
Kar yağıyor, yağdıkca örtüyor şehri, toprağı, çalıları, kusurları,günahları. Kar yağdıkca şehir beyazlıyor, bütün renksizliğinden soyunuyor, beyazı giyiniyor. İnsan ne zaman soyunur renklerinden, ne zaman giyinir beyazları. Ne zaman insanın üzerini de örter kar, toprak misali..
Sonbaharı geçtim, kısa geldi ömrüm. Sararıp dökülen yaprakların toprağa karılması gibi benim de ölüme terkettiğim geçmiş günlerim toprağın bağrında. Son günleri de bohçalayıp geçmişe teslim ettiğimde, artık günlerini tüketmiş, sararıp solmuş,ruhumun da terkettiği bedenim toprağa karılacak. Ben de geçmiş olacağım. Di’li geçmiş zaman kipiyle anılacak adım. Annemizdi, diye söze başlayacak çocuklarım,eşim de beni yad ederken di’li geçmiş zaman kipini kullanacak, arkadaşlarım, dostlarım ve dahi düşmanlarım…Benden haber veren sararmış fotoğraflarım bir süre misafir olacak ellerde. Bakıp bakıp ya gülümseyecekler, ya da yanık bir ‘keşke’ çıkacak dudaklardan.’Keşke’ diyecekler, ‘keşke burada olsaydı’…Heyhat,keşkelerin ne yaşayana, ne de ölene bir faydası olmayacak. Ne zaman duracak,ne değeri gelecek. Giden de geri gelmeyecek…Ne bugün ne de yarın. Hayat,kendi ırmağında akışına devam edecek,küçükler büyüyecek ve keşkelerle anılan ‘ölü’ çoktan unutulmuş olacak . Fotoğrafları da bir sure sonra fazlalık olup atılacak unutuluşun en kör kuyusuna.İnsan toprakta erirken, hatıraları da unutuluşun toprağında erimeye bırakılmış olacak. Bir sure sonra hatırlayan bile kalmayacak beni. Bunca çabalıyorum hatırda kalmak için,niye. Niçin fotoğraf çektirip duruyorum? Niye mektuplar yazıp duruyorum? Gönlümden akıp duran metinleri kelimelere bürüyüp yazıyorum,niçin? Hatırlanmayacaksam, unutuluşun kör kuyusuna atılacaksam hatıralarda,niye bunca çaba? Niye…? Unutulmak istemiyorum.Yok olup gitmek istemiyorum. Kendisi de unutulmaya mahkum olan insan hatırlayabilir mi beni? Kendisi de toprağa karılmaya nişanlı olan insan kurtarabilir mi beni unutulmaktan? Hayır, hayır…Biliyorum, benim gibi fenaya müptela yani her anını feleğin çarklarına kaptıran,ebede müştak yani feleğin çarklarında kaybettiklerini bulmaya, bulup sonsuzluğa ulamaya muhtaç bir insan ya da insanlar yapamazlar bunu. Hatırda tutamazlar beni isteseler de. Hatırda tutacak kimdir beni? Hatırlayacak. Unutmayacak. Kim beni ebedi ihya edecek? Eriyip dağılmış olan beni kim toplayacak zerre zerre?
Düşündükce berraklaşıyor zihnim. Geliyor cevaplarım. Hayatı bana veren , bu dünyada beni nazlı bir misafir gibi ağırlayan,sonra bu dünya uykusundan ölümümle uyandıracak olan beni…Yokluktan alıp beni varlığa taşıyan…Seven beni, sevdiren , kimse ancak O hatırlayacak beni. Yokluktan çıkardığı gibi yoklukta bırakmayacak beni. Hatırda tutacak , herkesin unuttuğu yerde hatırlayacak beni.Inna lillahi ve inna ileyhi raciun…